ELAZIĞLI ÜLKÜCÜMÜZÜN DAVA YOLUN ŞEHİTLİĞİ
MELİH KUNTER

  4 Eylül 1976

Elazığ'lı olup 20 yaşındaydı. Sanat Okulu'ndan mezun olmuş, Elazığ MHP İl Gençlik Kolları'nda Yönetim Kurulu üyesi olarak görev almıştı. Ayrıca, babasının vefatı sebebiyle ailesinin geçimini de üstlendiği için tuhafıyecilik yapıyordu. Olay günü, Ramazan ayında, Elazığ adliye binasında bulunduğu bir sırada komünist gruptan açılan ateş neticesi tek kurşunla vurularak şehit oldu. Cenazesi, Elazığ'da toprağa verildi.

ALINTI




OLAYI BİR DE SERVET KABAKLI'NIN KALEMİNDEN ÖGRENELİM

EYLÜL... Neler hatırlatmıyor ki insana şu Eylül... Okul arkadaşlarımızla, öğretmenlerimizle yeniden buluşmanın heyecanı sarardı çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızda... Cahit Sıtkı Tarancı'nın, 'yolun yarısı' bildiği '35 Yaş'ın yarısında bile değildik... 'Ayva sarı, nar kırmızı sonbahar'ın Eylül'de başladığını da fark edemiyorduk belki... Eylül, sarı ayvasıyla, kırmızı narıyla, sararmaya yüz tutmuş yapraklarıyla, şanlı tarihimizdeki altın varaklarıyla, bizim için ne güzeldi o zamanlar...
Sonra... Bizim neslin kaderi ya... Doğru dürüst aşık olamadan, vatan için mücadele sevdasından 'kız sevmeye' bile fırsat bulamadan,


20 yaşımızı sürerken, ilk 'Kara Eylül'le tanıştık. Elaziz'de bir 'can'ı ve canları şehit diye yatırdık 'evliyalar otağı' Harput toprağına...

4 Eylül 1976... Adı, Mustafa Melih Kunter'di... Uzun boylu, geniş omuzlu, erkek güzeli, dağ gibi bir yiğitti... 19 yaşının baharında, bir


delişmen delikanlıydı. Mubarek Ramazan'ın ilk günü, Elaziz'in en işlek caddesinde, kafaya bira şişelerini dikerken, haşa Allah'a (CC)


küfreden bir grup komünist militana, tek başına karşı durmuş, polisin müdahalesiyle mahkemelik olmuşlardı. Ertesi sabah adliyeye


sevk edilip serbest bırakılmışlardı. Ancak kahpe tuzak, onu adliyenin merdivenlerinde yakalamıştı. Görgü şahitlerinin ifadesiyle,


devrin CHP İl Başkanı olan 'avukat bey'in binaya soktuğu silah, her nasılsa serbest bırakılan Allah (CC) düşmanlarından biri


tarafından tetiklenmiş, Melih'imiz, oracıkta şehadet şerbetini içmişti... Katil militan da sığındığı CHP İl Başkanlığı Binası'ndan, polis


tarafından, saatler sonra alınabilmişti...

Melih'ten önce de, sonra da, 'İla-yı Kelimetullah ve Nizam-ı ålem aşkına', nice şehitler verdi Ülkücü Hareket... 'Tuğ Gibi Beşbin'ler,


kınalı koçlar misali kurban oldular vatan için...

Ve 12 Eylül 1980

VE sonra... Bir başka 'Kara Eylül' gelip çattı... 12 Eylül 1980... Gönüllerimizi, ideallerimizi, Türkiye sevdamızı, Türk İslam Davamız'ı,


Turan aşkımızı, canlarımızı budayan, 12 Eylül...

O kapkara 12 Eylül Günü'ne kadar, Türkiye'yi komünist emperyalizmin kölesi, uydusu yapmaya çalışanlarla (ki bazı maşa olarak


kullanılanları son derece samimiydi, bu yolla halkı kurtaracaklarını sanıyorlardı) onlara karşı, vatanı, milleti, dini ve devleti


savunmaya çalışan, iman dolu göğüslerini siper eden Ülkücüler vardı sokaklarda ve meydanlarda... Birileri, 'her türlü yetkiyle


donandıkları halde' makamlarında, koltuklarında oturup seyretmişlerdi olan biteni... Hatta kendi ifadeleriyle, 'İhtilal yapmaya 1 yıl


önceden karar vermiş, ama olgunlaşmasını beklemişlerdi.'

12 Eylül 1980 günü, nihayet keskin bir düdük çaldı ve 'postallı ayaklar' indi caddelere, sokaklara, meydanlara... Anarşi, terör bıçak


gibi kesilmiş, kan gölüne çevrilen Türkiye'de kahpece kurşun sıkan silahlar susmuştu. Bıkkınlığa, bezginliğe düşürülen, can ve mal


emniyeti kalmayan vatandaş da 'denize düşen yılana sarılır' misali sevinçle karşılamıştı 12 Eylül'ü... Vatan kurtuluyordu işte!..

İşkence ve zulüm yılları

AMA, nihayet vatanı kurtarmaya karar verenler, kendilerince temizliğe, vatan hainlerinden de önce, vatanseverlerden, Ülkücü


Gençlik'ten başladılar... Politikaları 'tahtaravalli' usulü denge, gerekçeleri de bir o kadar basitti...

'Biz dururken vatanı korumak size mi kaldı ulan!..'

12 Eylül Kasırgası, 'Başbuğ' Alparslan Türkeş'inden, 'Nefer' Fethi Namlıoğlu'suna kadar, Ülkücü Hareket'in mensuplarını,


Uzunada'da, Mamak'ta. C-5'lerde, Zincirkıran'da, hasta ruhlu işkencecilerin, zalimlerin önüne yem niyetine attı. Ülkücü Gençler'in, ar


ve haya duygularıyla, mukaddesleriyle oynamaya kalktı bu işkenceciler.

İşkence kime yapılırsa yapılsın bir insanlık suçuydu şüphesiz. Ve şüphesiz, 'Yusuf”ye' bildikleri zindanlarda, sürgünlerde, kara


topraklarda, dostumuz Ahmet Turan Alkan'ın tarifiyle, 'Yatağına kırgın ırmaklar' misali aktılar... Ama asla 'Baba' saydıkları 'Devlet'i,


yabana-ele, hatta kendi ailelerine bile şikayet etmediler. Ve budandıkça gümrahlaşan bir nesil gelişti, kırgın da olsa, küskün de... O


nesil ki; 'Vatanım, ha ekmeğini yemişim, ha uğruna kurşun' sadakatini, gönülden ve dilden hiç bırakmadı... Ancak, bu 'alnı ve


vicdanı ak nesil'e, yıllar boyu, 'vatanın ekmeğini helalinden yemesi bile' çok görüldü...

 

 
 
 
Bugün 3 ziyaretçi (4 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol